Nehir Tuna: Bir taraf sürekli marjinalize ediliyor

Yönetmen Nehir Tuna’nın ilk uzun metraj filmi “Yurt”, dün vizyona girdi. Babasını mutlu etme çabalarıyla kendi olma arayışı arasında savrulan 14 yaşındaki lise hazırlık öğrencisi Ahmet’in büyüme hikayesine odaklanan film, ilk gösterimini 80. Venedik Film Festivali’nde ilk gösterimini gerçekleştirdi ve burada Bisato d’Oro En İyi Senaryo Ödülü’ne değer görüldü.

90’lı yıllardaki siyasi kutuplaşma ve gergin politik atmosferi arka plan olarak alan “Yurt”ta, Doğa Karakaş, Can Bartu Arslan, Ozan Çelik, Tansu Biçer, Didem Ellialtı rol alıyor.

Nehir Tuna ile “Yurt”u konuştuk.

Nehir Tuna

‘SİNEMA BANA ÇOK GÜZEL BİR PENCERE AÇTI’

Sinema yolculuğunuz nasıl başladı?

Yurda gitmeye başladığım dönemlerle benzeşen yakın zamanlarda başladı. Çünkü oradaki o yalnızlık, çevremle uyumlanamama halinden dolayı kendimi filmlere vermiştim. Okuldan kaçıp, yurda gitmeden önce filmler izlemeye başladım ve apayrı bir dünyayla tanışıyorsun sinemaya tanışınca tabii. O arkadaşın oluyor ve onlara aşık oluyorsun. Hem o yurdun aileden ayrı yaşamanın getirdiği zorluğu da biraz unutabildiğin hem de hayat bulabildiğin bir yerdi. Çok güzel bir pencere açmıştı bana. Lise hayatım sinema dergileriyle, okumakla, özenmekle, sinema biletlerini saklamakla, film izlemekle falan geçen bir süreçti.

Film, 90’lı yılların sonu Türkiyesi’nin siyasi kutuplaşma atmosferinde geçen bir büyüme hikayesi anlatıyor. “Yurt”un hikayesi nasıl ortaya çıktı? Senaryo yazım sürecinden bahsedebilir misiniz?

Aslında “Yurt”, ilk yapmak istediğim film değildi. Bir dönem yapacağımı hep biliyordum ama ‘Böyle bir film mi olur?’ diye düşünmüyordum en başlarda çünkü bunun biraz kendin olmakla, memnun olmamakla ilgisi var. En başlarda iyi bir şeyler yapabilmeyi kendimde değil de hep başkalarında, uzaklarda aramak gibi bir eğilim içindeydim. Bilmiyorum, başka insanlarda da bu böyle miydi? Bir de yaşın da biraz daha küçük olması, master’a daha okul biter bitmez, bir hayat tecrübesi de olmadan gittiğinde özellikle bu böyle oluyor. Ama oraları da deneyimleyip, aslında o otantistenin orada olmadığını görmek de yolu uzatan bir şey. O da bir yol ve güzel de bir yol. Kendine daha çok dönmeni ve kendinden bir şeyler yapmanı öğreten bir yolculuk. O yüzden çok anlamlı buluyorum.

Uzun bir süreçti “Yurt”u yapmak… Gerek finansal destek bulmak anlamında gerek ülkenin yaşadığı pandemidir, ekonomik çalkantılardır, filmin politik atmosferinden ya da barındırdığı, eğildiği konular itibariyle fon bulamamaktır vs. Bütün bunlardan dolayı uzadıkça uzayan bir süreçti. Bu çok büyük bir dezavantaj olabilir bir başkası için ama benim için öyle olmadı. Benim daha çok sarılmamı ve daha çok belki mutlu olmamı sağladı. Bu süreçte sürekli motivasyonumu tazeleyen lab’ler oldu, katıldığım platformlar oldu. O da her zaman beni güçlendiren ve doğru yolda olduğumu gösteren bir itici güç oldu.

Filmi ilk gördüğümde bir ilk film için cesur bir konusu olduğunu düşünmüştüm.

Yani cesurluğu değil sonuçta ben onun içerisinden geliyorum ve bunu çıkarmam gerek bir şekilde. Sanki bu filmi yapmazsam belki de tamamlanamayacağım gibi bir şeye dönüştü benim için. O yüzden de hayata geçmesi ve karşılık bulması beni çok mutlu ediyor.

‘BU FİLMİN ÇIKIŞ NOKTASI BABAM’

Filmin sizin için kişisel bir çıkış noktası var mı, kişisel motiflere de rastlıyor muyuz?

Ben de Ahmet gibi o yaşlarda yurtta kaldım ve o dünyayı anlatmak istedim. Bir anlamda babayla ödeşme, ona başkaldırı gibi başlayan bir şey ama benim babamla aram iyidir. Çok iyi bir ilişkimiz var. Dönüp baktığımda bu filmin de çıkış kaynağı, noktası o. Bir yandan bunu bana yaşatıp bir yandan da seçeceğim yolda beni rahat bırakması ve seçtiğim şeyde de desteklemiş olması da ayrıca bu süreçte bana yardımcı olan bir şeydi.

Film, cemaatlerin iç yüzünü gösterme iddiasını taşımıyor. 1996 sonbaharında başlayan politik atmosferin yarattığı süreçte cemaat ile bağ kuran bir aileye sahip olan Ahmet’in büyüme sancılarını anlatıyor. Siz izleyiciye ne anlatmak istediniz?

Ben olabildiğince Ahmet’in büyüklerin dünyasında, bu sistemlerin var olduğu bir dünyada iki doktrin arasındaki savrulmasıyla ve ‘nereye aittim’i sürekli kendisine sormasıyla ilgileniyordum. O yüzden de bunun geçtiğini düşünüyorum seyirciye, bunu anlatmak istiyordum.

Temelde bütün bu büyüme sancılarının yanı sıra bunun üzerine eklenen aileden uzak olma ve bunun getirdiği karamsarlık, omuzlarına bindirdiği yük ve aradığı sevgiyi bulamadıkça aslında bu açlığını başka yerlerden dindirme çabası vardı. Dolayısıyla da bunu başarabildiğime inanıyorum.

‘AHMETLER HALA ARAMIZDA’

Başlarda siyah beyaz bir anlatım tercih ediyorsunuz. Buna nasıl karar verdiniz? Siyah beyaz anlatım Ahmet’in iç mücadelesine nasıl katmanlar kattı?

Benim bu projede ilk aldığım kritik kararlardan biri zaten siyah-beyaz olmasıydı çünkü hiçbir zaman anılarımı renkli hatırlamıyordum. Anlattığım bu kurumların aslında yapısal olarak hiçbir zaman farklılıklara yer vermemesi ve o tek tip insan yetiştirme çabalarını da en iyi ifade edecek şeyin aslında siyah-beyaz anlatımla yapılabileceğini düşündüm.

Film bir yerde renkliye de geçiyor. Bu aslında o iki dünya arasındaki farklılığın altını çizmek için yapılıyor. Bunu sadece renkle de yapmıyor film aslında. Yurttaki kamera konumlandırması, tercihleri karakteri sıkıştıran ve onun bunalımını da bize hissettiren bir yapıdayken, yurttan çıktıklarında bu daha özgür bir kameraya dönüşüyor; daha elde, daha hareketli, daha aslında o gençlere ait bir şey. O yüzden bunları vurgulamak için bu tercihlerde bulundum.

Bu hikayeyi siyah-beyaz ve üçe-iki bir formatta çektik. Bu, o karakterleri sıkıştırma fikrini de destekleyen bir şeydi. Bütün bunları yaptığında çok eski bir film olarak da görülebilir, algılanabilirdi ama öyle değil. Bu film çok contemporary, Ahmetler hala aramızda ve böyle eğitimler hala var. Tabii film renkliye geçtikten sonra böyle kalmıyor. O renkler soluklaşıyor ve o tam o özgürlüğü buldukları anda peak yapan o güneşli, rengarenk o şey aslında hayatın biraz gerçekleriyle yüzleştiğinde de hayatın renklerine bölünüyor; biraz daha soluk, biraz daha gerçeğe yakın…

Ben birkaç sahnede galiba final sahnesi bu diye bekledim ama her seferinde biraz şaşırdım.

Evet, yani benim için o sondaki sekans çok önemliydi. O iki tarafı da tam anlamıyla gösterebilmek, ikisi arasındaki gitgeller ile tam anlamıyla o çocuğu takip ediyor olmak. Bunu başta ev, yurt ve okul arasındaki koşturmalarında gördüğümüz gibi aslında. Sonda da ama bu sefer koşturarak değil, üzerine sinmiş olarak görüyoruz. Bir kabullenilmişlik var.

Filmin böyle bir döngüsel bir yapısı var. O döngüsel yapıyı kurmak en baştan aldığım kararlardan biriydi ve onu da destekleyecek hep görsel motifler oldu. Tabii bunu müzikle de destekledik. O his oradan geliyor olabilir.

Filmde bir fare sembolü de var. Neden fare?

Fare, egoyu, nefsi temsil eden bir şey. İslamiyette böyle ve kafamızda olduğuna inanılıyor ve onu dinginlemek ve kontrol altına almak. aslında ona hiçbir zaman, ona hep sahip olacağız hiçbir zaman çünkü bizi terk etmeyecek. Ederse biz melek olurduk ya da ölürdük gibi zaten bir inanış var.

‘HİÇ KİMSE SAF KÖTÜ YA DA İYİ DEĞİL’

Aslında filmde hiçbir karakter iyi ya da kötü değil. Karakterler hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Hiç kimse zaten saf kötü ya da iyi değil. En büyük sebep bu zaten. Oklar en çok Yakup Hoca’ya yöneliyor bu noktada. Aslında Yakup da bu sistemin bir ürünü ve Yakup’un da içerisinde çok fazla dünyevi istekler ve yaşanamamışlıklar var. Bunları sürekli baskı altında tutmak kolay da bir şey değil. Bu bir şekilde bir yerden taşıyor. Bu bazen bir çocuğa duyulan anlamsız ve yersiz bir öfke olarak gün yüzüne çıkıyor ya da başka şekillerde kendini manifest ediyor. O nedenle ben Yakup’un çok kötü olduğuna inanmıyorum. Ama dediğim gibi hiçbir karakterin çok iyi ve çok kötü olduğuna inanmıyorum. Hep bir dengedeler.

Baba mesela aslında bunu heyecanını paylaşmak için oğluna yansıtıyor. Böyle bir yere gidip böyle bir şey yapmasını. Onu kendinden uzaklaştırmak için değil, aksine onun iyiliği için yaptığını düşünüyor. Tabii o sosyal merdivenleri daha hızlı tırmanmanın kendi imajının da bir parçası olarak bunu ondan da bekliyor. Öyle bir payı da var. Yani genel olarak o şevkini, heyecanını oğluyla paylaşmak ve onun da doğru olduğunu düşündüğü yolda ilerlemesi, öyle yetişmesini istiyor. Kendi gibi olmamasını istiyor. Dolayısıyla bu, babayı kötü yapmıyor aslında. Sadece o Ahmet’in farklı biri olmasını istiyor. Ahmet de zaten çok aslında ulusal ve memnun etme üzerine, yani people pleaser olduğu için bunu kabul ediyor. Daha sonra tabii bu isteklerin imkansızlığıyla yüzleşiyor ve ne yaparsa yapsın artık babasının istediği gibi olamayacağını anlıyor. Filmin sonundaki o ışığı kapatma sekansı da bireysel özgürleşmeyi anlatıyor.

Filmin en sonunda creditler akarken sincap sesi duyarız. O sincap aslında Ahmet’in fare diyemediği nefsi. Nefsinin yaşadığı, yaşayacağı ve o dünyevi şeylerden asla vazgeçmeyeceği ve aslında içsel olarak özgürleştiğinin anlamını çıkarabiliriz.

Oyuncu seçimi nasıl yapıldı?

Ben 2017’de bir kısa film çektim, “Ayakkabı”. Can Bartu Aslan’ı orada buldum, Didem Ellialtı buldu aslında. Anneyi de canlandırıyor “Yurt”ta. Hem ortak yapımcım hem oyuncum. Daha o zaman çok iyi anlaştım, bir şeyler gördüm onda ve hep aklımdaydı Can Bartu ile çalışmalıyım, o Hakan diye. Çünkü mahalle kültüründen gelen ve geldiği yeri kucaklayan, onunla gurur duyan bir çocuk, yani tam aradığım Hakan. O yüzden zaten o cepteydi.

Ahmet’i bulmak biraz zor oldu. Çünkü ergenlik döneminde bir çocuk arıyorsun, hemen büyüyorlar. Film ne zaman çekilecek, belli değil. Bir ayda sesi, boyu, her şey değişebiliyor. O fiziksel değişimini tamamlamış biri olacaktı ama yaşını da göstermeyecekti. Doğa Karakaş tüm kriterlere uyuyordu. En önemlisi dinlemeyi ve ona göre cevap vermeyi bilen bir çocuk. Yetenekli bir çocuk. O beni çok cezbetmişti. Böyle kafamdaki Ahmet’e, hayal ettiğim tipolojiye uymasa da… Çünkü ben sarışın biri ya da mavi gözlü birini aramıyordum Ahmet için, kendime benzeyen birini arıyordum galiba. Ama sonra “Neden olmasın?” dedim.

Biraz da aslında Ahmet yaş olarak bir tık daha küçüktü, 14 değil 12 idi. Doğa’nın girişiyle, Ahmet’i onun üzerine giydirirken biraz daha büyüdü. O yaşlarda biriyle filmin yüzde 90’ında neredeyse onun yüzünde durduğumuz bir şey kolay değildi. O yüzden şanslı hissediyorum kendimi.

Filmde de gördüğümüz üzere özellikle 90’ların sonunda yoğunlaşan bir dini eğitim var. Okullarda da seküler bir eğitim veriliyor. Ahmet’in gittiği kolejdeki sahnelerde sürekli İngilizce derslerini görüyoruz. İki taraf arasındaki ayrım daha belirgin olsun diye mi?

O bir hazırlık sınıfı ve liseye başlamadan ya da ortaokulda hazırlık sınıfı olurdu. Ben ortaokul düşünüyordum ilk zamanlar ama tabii karakterim dediğim az önceki sebeplerden dolayı biraz daha büyüdü vesaire falan, bu nedenle liseydi. Çok önemli de değil. Bir yandan İngilizce’yi öğretme şeyi, işte tekrarlar, bilmem neler… Başka bir dil öğrenmek, Arapçayı öğretmekten farksız aslında. Mesela yurtta Arapça kelimeleri tekrarlıyorlar, öbür tarafta İngilizce kelimeleri tekrarlıyorlar gibi.

Yani İngilizce dersi, Batı Doğu karşıtlığının daha altını çizecek bir şeydi. O laik eğitimde konumlandırdığım yer de Yurt gibi bir nevi. Çünkü okul Ahmet için onun huzur bulduğu ve inanılmaz derecede dünyayla bağını kurduğu bir yer de değil. Orası da onun için kapalı bir sistem. O yüzden onu belki biraz daha vurgulamak ve bu Batı eğitimi diyebilmek adına daha işime yarayan bir şeydi. O yüzden onu tuttum.

‘O DÖNEMİN BUGÜNKÜ TÜRKİYE’Yİ AYNALADIĞINI DÜŞÜNÜYORUM’

Bu filmi politik açıdan değerlendirdiğinizde Türkiye’nin neresine oturtuyorsunuz? Filmde konu edilen 90’ların ortasındaki portreden bu yana Türkiye nasıl değişti?

Türkiye’de bu gerilim aslında hep vardı ama en pik yaptığı nokta 28 Şubat süreciydi. Bu filmi 90’lı yılların ikinci yarısında konumlandırmış olmamın sebebi de bu. Bir yandan bu sebeple Ahmet’in üzerindeki baskıyı netleştirmek için yaptım. Bir yandan da ben de o zamanlar, o yaşlardaydım ve kendi anılarım, kendimden yola çıkarak bir hikaye yapıyorum. Bu çok da zor olmadı, neden bu dönem dendiğinde. Kendi kişisel bağım artı bu sebepten dolayı.

Ben aslında Türkiye’deki güç dinamikleri her ne kadar şu an tersine dönmüş olsa da o dönemin aslında bu dönemi çok aynaladığını düşünüyorum. Tabii ki yani 2024’te bu hikayeyi yapsan çok farklı bir şey çıkar, asla aynı sonuç olmayabilir de. Ancak dediğim gibi yani bir taraf sürekli marjinalize ediliyor ve bir şekilde onların özgürlükleri kendi özgürlüklerinden daha az değerli olarak kabul ediliyor. Bu hala da böyle. O anlamda çok benzeştiğini düşünüyorum yani, her ne kadar 30 yıl öncesi de olsa.

Cemaat yurtlarındaki intiharlar vs gibi birçok haber görüyoruz hala. Günümüzde de devam ediyor yani.

Evet, cemaat yurtları daha da çoğaldı ve daha çok insan aslında bu tezgahtan geçiyor şu an. Ve daha da kolay geçiyor çünkü üzerlerinde o tip bir baskı yok. O taraf için söylüyorum; insanların tercih ettikleri şeyi daha kolay yaşayabilme özgürlüğü, daha normal yaşayabilme özgürlüğü var günümüz Türkiyesi’nde. O yüzden evet, devam ediyor. Sürekli bir jenerasyon yetişiyor buralardan.

‘FİLM BİR TARTIŞMA YARATIRSA NE MUTLU’

Filmin herhangi bir tartışmaya yol açacağını düşünüyor musunuz? Filmin yaratacağı tartışma karşısında tavrınız ne olacak?

Hümanist bir film bu. Bunu tartışmaya açmak, bunun üzerine konuşmak ve bunun nasıl daha sonraki gelecek nesillere aktarılamayacağını düşünmek için keşke bir şey olsa.

Umarım öyle de olur; izlenir, konuşulur. Yaşanılan bazı şeyler çocuklara aktarılmazsa, bunu bilmeyecekler gibi düşüncelerim var. O nedenle bir tartışma yaratırsa ne mutlu

Filmin uluslararası yolculuğu nasıl geçti?

Güzel geri dönüşler aldık. Aslında bir coming of age hikayesi olmasından dolayı da insanlar kendi çocukluklarından bir şeyler buluyorlar. Bunu dile getiriyorlar.

“Yurt” her ne kadar lokal ve İslamiyet arka planında, Türkiye politik atmosferinde geçiyor da olsa bunu bir İtalyan seyirci ya da bir Fransız seyirci izlediğinde kendi ülkelerinin kendi koşullarına, o sistemlerin yerini çok kolay doldurup anlayabiliyorlar. O yüzden o anlamda evrensel bir şeyi olduğuna inanıyorum.

Güzel festivaller geziyoruz, hala devam ediyor. İşte Haziran sonunda Almanya prömiyerimiz yapacağız, Münih Film Festivali’nde. Sonra orada bir gösterim maceramız olacak.

Gelecek projelerinizden bahsedebilir misiniz?

Tabii ki bir şeyler üzerine çalışıyorum ama şu an “Yurt”un biraz tadını çıkarmak ve daha fazla festivallere katılmak ve daha fazla seyirciyle buluşmak istiyorum. Bu hafta gösterime girdik, seyircilerle buluşacağız, bir sürü gösterimlere katılacağız.

Onları deneyimledikten sonra o yeni pişmeye başlayan, üzerine çalıştığım şeye odaklanabilirim. Yani bir şeyler söylemek için biraz erken aslında.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir